40 Yıl Önce Galata'da Başlayan Bir Hikaye: Zuhal Müzik
40 Yıl Önce Galata'da Başlayan Bir Hikaye: Zuhal Müzik
"The Story of Seven" Tarafından Gerçekleştirilen Zuhal Müzik Röportajı
Zuhal Müzik, İstanbul’da enstrüman çalmaya başlayan hemen hemen herkesin ilk adımını attığı, bir şekilde ilham aldığı  yerlerden biri. 40’yıl önce Galata’da 20 metrekarelik bir dükkanda başlayan, şu anda Türkiye’nin en büyük distribütörü konumuna gelen Zuhal Müzik’in hikayesini ve devam eden geleneğini ailenin üçüncü kuşak temsilcisi Umur Sungurlu ile konuştuk.



Zuhal Müzik bugün Türkiye genelinde 240’tan fazla mağazada temsil ediliyor. 40. Yılını dolduran Zuhal Müzik markasının kuruluş hikayesini ve geleneğini anlatır mısınız?
Aslında, Ankara’da gümüş ve antika işleriyle ilgilenen dedemiz Ali Sungurlu, evlenip İstanbul’a yerleşen kızı Zuhal’in hasretine dayanamayıp, peşinden İstanbul’a gelmiş ve 1976 yılında kızının ismini verdiği Zuhal Müzik’i Tünel/Beyoğlu’nda kurmuş. O zamanlar ithalat veya distribütörlük gibi kavramlar olmadığından, Türkiye sınırları içerisinde üretilen Türk ve doğu enstrümanları satılan küçük bir mağazaydık. Ne yazık ki, geçirdiği sağlık sorunlarından dolayı dedemiz mağaza açılışından kısa bir süre sonra vefat etmiş ve babamız Adnan Sungurlu ve amcamız Osman Sungurlu küçük yaşta mağazanın başına geçmişler. Ticari zekalarını kullanarak, potansiyeline ve geleceğine güvendikleri batı enstrümanlarına yönelerek, günümüzdeki Zuhal Müzik’in temellerini atmış.



Zuhal Müzik bir taraftan modern hayata ayak uydururken, diğer taraftan geleneksel yapısını da korumaya özen gösteriyor. Bunun sırrı nedir? 7 maddede özetler misiniz?
  • Önce heyecan.
  • İşi sevmek. Çünkü bir yerden sonra başka hiçbir şeyin önemi kalmıyor.
  • Risk almak. Sadece rakamlara bakarak bile Türkiye’de Zuhal Uniq gibi bir yatırım yapmanın delilik olduğunu görüyoruz. Bu sermaye ile inşaat işine de girerdik ama bu bizim hayalimizdi.
  • Büyük bir aileyiz. Kurumsallaşmak, büyümek ve markalaşmak tabi ki önemli ama aile olduğumuzu ve  insan olduğumuzu unutmuyoruz.
  • Aile şirketiyiz. Farklı jenerasyonlar farklı fikirleri ortaya çıkartıyor ve geleneksel yapının deneyimleriyle, yenilikçi vizyon harmanlanınca bugünkü Zuhal Müzik ortaya çıkıyor.  Her zaman geleneklerimize bağlıyız ama aynı zamanda yeniliğe de ayak uyduran bir yapıyız. En büyük artılarımızdan birisi de budur.
  • Müzik aşkımız. Bizimle çalışan herkes müzisyen- ya da en azından müzik dinler.
  • Hiyerarşi yok. İş hayatının verdiği ünvanlar olsa da, sert bir hiyerarşi sistemimiz yok.

Türkiye’deki birçok dünya markasının distribütörüsünüz. Özellikle Jackson ve Fender gibi markaları bünyenize katmanız ses getirmişti. Yakın zamanda bu tip sürprizler olacak mı?
Her sene ürün ve marka portföyümüz büyümeye devam ediyor. Dünyadaki gelişmeleri ve trendleri takip ederek yeni marka yatırımlarımıza karar veriyoruz. Bu sene de yenilikçi markalarımız olacak. Geçtiğimiz haftalarda Almanya’da ki MusikMesse fuarında firmalarla görüştük. Ama bundan sonra ki esas hayalimiz; kendi markamızı oluşturup, dünyaya satabilmek.



Kendi ürettiğiniz enstrümanlarınız da var. Bunları anlatır mısınız?
İçinde bulunduğumuz pazarın ihtiyaçları doğrultusunda, her kategoride daha ulaşılabilir fiyatlarda başlangıç ve öğrenci seviyesinde ürettirdiğimiz ürünlerimiz var. Burada en hassas olduğumuz; enstrümanların gerçekten çalınabilir olması ve öğrencinin gelişimine olanak vermesi. Maalesef piyasada çok ucuz ama müzik enstrümanı vasıf ve özelliklerine sahip olmayan birçok ürün var. Bu enstrümanlar kişi ne kadar yetenekli olsa bile, enstrümanın kalitesizliğinden dolayı çalımı imkansız hale getiriyor ve başlangıç seviyesindeki birçok müzisyeni yıldırarak, müziği bırakmalarına sebep oluyor. Fiyattan önce kaliteye önem vererek, olabilecek en iyi başlangıç ürünlerini ürettirmeye gayret ediyoruz. En düzgün fabrikaları bulup, ürünlerin üzerinde de ürün geliştirmeleri yapıyoruz. Daha sonra ürünler depomuza geldiğinde, tek tek kontrol ediliyor ve kalite kontrolü onaylanıyor. Hatta flüt gibi entonasyon ayarı kolay bozulan ürünlerin tek tek ayarları kontrol edildikten sonra satışa sunuluyor. Bu noktadaki amacımız; bütçesi kısıtlı olan ve müziğe yeni başlayacak müşterilerimize doğru ürünleri tedarik etmek. Ama her zaman söylediğimiz gibi hayalimiz; üretim işleminin Türkiye’de yapıldığı, baştan sona bir marka yaratıp, dünyaya satmak. Uygun koşullar oluştuğunda, ilk gerçekleştireceğimiz hayalimiz bu diyebilirim.



Zaman zaman Maslak’taki mağazanızda özel geceler düzenliyorsunuz. The Story Of Seven olarak ‘Bir Amerikan Gecesi’ bunlardan bir tanesiydi. Konsept geceler aracılığıyla müziği ve bu ruhu yaşatma planlarınız sürekli mi? 
Zuhal Uniq, bir müzik mağazası olmasının dışında bir yaşam alanı olma özelliğini de taşıyor. Açılış partimizden o kadar keyif aldık ki; gün geçtikçe buraya yaşanmışlıklar eklemeliyiz dedik. Büyük metrekarelerin ve iyi atmosferin avantajı da; küçük dokunuşlarla bile herkesin yerini bulacağı sıcak bir ortam yaratabiliyorsunuz. Moda çekimleri, klip çekimleri, imza günleri ve lansmanlara kapımız açık. Kendi bünyemizde etkinlikler yaptığımız gibi, “An American Night” gibi dışarıdan desteklenen etkinliklere de yer veriyoruz. Türkiye’de bulunan Tennessee viski ekspresyonlarını Amerikan müziğiyl bir araya getirerek keyifli bir tadım gecesi gerçekleştirdik. Bunlar haricinde her ay olduğu gibi, önümüzdeki günlerde de bünyemizde bulunan müzik dershanesi Music MBA by Zuhal’de çeşitli workshoplar düzenlenecek. Onun dışında, çekimlerinin standartlardan farklı olan stüdyomuz Ztage’de gerçekleştiği, her programda farklı müzisyenlerin bizimle olacağı bir müzik programına başladık. Yakında dijital ortamlardan takip edebilirsiniz!



Türkiye’de konser vermeye gelen dünyaca ünlü müzisyenlerle de çalışma fırsatınız oldu. Şu ana kadar kimlerle çalıştınız. İçlerinden birisiyle aklınızda kalan bir anı var mı?
90’lı yıllarda Don Famularo, Mark Cooper, Michael Angelo, Preston Reed, Sony Emory, Steve Vai gibi sanatçılarla yaptığımız konser ve workshopların Türkiye’deki Rock müzik kültürünün gelişmesine destek olduğunu söyleyebilirim. Asım Can Gündüz’ün bu noktadaki etkisi  ve emekleri çok fazla. O yıllarda bizi hayal kurmaya ve hayallerimizin peşinden gitmeye teşvik eden ve destek olan kişidir. Daha sonra Marcus Miller, Denis Chambers ve Omar Hakim ile workshoplar düzenledik. 1997 senesinde Don Famularo ve Mark Cooper ile İstanbul, Ankara, İzmir, Antalya ve Adana illerini kapsayan Türkiye turnesi yaptık ve ücretsiz konserler düzenledik. Son konser Adana’daydı ve İzmir’den Adana’ya geçilecekti. Fakat backline’ı ve ekipmanları taşıyan kamyon, yolda bir sıkıntı yaşadığı için konsere zamanında yetişemedi. Konser saati geldi, izleyici meydanı tıka basa doldurdu fakat ortada çalınacak hiçbir müzik aleti yok! Artık Adana’da bulabildiğimiz ne ekipman varsa hepsini toplamıştık. Don Famularo’ya zilleri küflenmiş çok kötü bir başlangıç davulu, Mark Cooper’a ise; 15 Watt’lık bi ev amfisi bulabilmiştik. Normal şartlarda bırakın bu ekipmanlarla konser vermeyi, evde bile zor ses çıkarabilirsiniz, olacak gibi değil. İptal mi etsek derken, adamlar o kadar profesyoneldiler ki; hiç merak etmeyin biz çalarız dediler. Sahneye çıkıp, müthiç bir performans ile çaldılar. Orada bir müzisyenin profesyonelliğini öğrendik çünkü adamlarda kapris yok, ego yok yaptıkları müzikle mutlu oluyorlar. O gün çok stresli ama sonunda da çok keyifli bir gün olmuştu. Asla unutamayacağımız anılardan bir tanesi bu diyebilirim.



Dünyada müzik sektörünün geldiği yeri nasıl görüyorsunuz? Dünyayla kıyaslandığında Türkiye’de bu sektör nerede?
Bu konuyu bir müzisyen, bir de enstrümanlar sektörü olarak 2 farklı açıdan ele almak gerekir. Günümüzde her şey olduğu gibi müzikte inanılmaz ulaşılabilir. Artık istediğiniz şarkıya, sanatçıya anında ulaşıp, istediğiniz an dinleyebiliyorsunuz. Eskiden plaklar vardı, sonra kasetler, sonra cd’ler çıktı, daha sonra da mp3, şimdi mp3 bile kalmadı…Müziğin formatı değiştikçe ulaşılabilir olması da gelişti ama arşivcilik diye bir kavram kalmadı. Artık müzik çok çabuk tükenir bir hal aldı. Ne yazık ki müzisyenler albüm yapıyor ve albümden gelir elde edemiyor. Bugün en kötü albüm kaydının masrafı 50.000TL, müzisyen onca zamanını ayırarak, bestelerini yapıyor, kayıda giriyor. Dolayısıyla ortaya dökülmüş maddi, manevi onca emek var ve müzisyen emeğinin karşılığını alamıyor. Artık iş tamamen dijital pazarlamaya döndü. Youtube’da ne kadar çok izlenirsen, o kadar çok popülariteye, konsere ve kazanca dönmüş durumda. Benim bu konudaki korkum; dinleyici kalitesinin düşmesiyle, düzgün albümlerin daha fazla çıkmayacak olması. Çünkü dinleyici kalitesi düşerse, müzisyen albüm yapmak için daha az emek ve daha az para harcayacak. Ama bakalım bu iş nereye kadar böyle gidecek? Çünkü dijital copyright hakları da her sene güncelleniyor.

Enstrüman sektörü ise; dünyada diğer sektörlere oranla küçük bir pazar. Toplam müzik enstrümanı pazarı dünyada 16.75 milyar dolar. Bunun neredeyse %40’ı, 6,7 milyar dolar ile Amerika listenin ilk sırasında yer alıyor. Amerika’da kişi başına müzik enstrümanı harcaması $21,12. Amerika’dan sonra sırasıyla; global satışların %13,1’ini Japonya, %7,1’ini Çin, %6’sını Almanya gibi ülkeler kapsıyor. Türkiye tablonun neresinde dersek maalesef bizim ülkemizde müzik enstrümanı sektörünü analiz edecek bir satış verisi bulunmuyor. Ancak TÜİK’ten her sene ithalat rakamlarını alıyoruz ve buda bize az çok tahmini rakamlar hesaplamamıza olanak veriyor. Türkiye müzik enstrümanı pazarının yaklaşık olarak 70-80 milyon dolar civarında olduğunu söyleyebiliriz. Yani kişi başına harcamamız sadece 1 dolar. Bu rakamlar bizi karamsarlığa düşürmüyor, tam tersine daha çok motive ediyor. Nüfusu 75 milyon, yaş ortalaması 29,2 olan Türkiye’nin çok büyük pazar potansiyeline sahip olduğunu ve sektörümüzün daha emeklediğini düşünüyoruz.


Daha fazlası için www.thestoryofseven.com 'u ziyaret edebilirsiniz.

Kaynak: www.thestoryofseven.com
Galip Dede Cd. No:33
TÜNEL - BEYOĞLU / İSTANBUL
Tel: 0212 249 85 10
info@zuhalmuzik.com
1976 - 2017 © Zuhal Dış Tic A.Ş.